in

Bebeğin Beşiği Çamdan (Nenni) 14 Türküsünün Hikayesi

Vaktin birinde Kıroba beyi derler, bir Yörük beyi varmış. Allah ona dünyalık üstüne dünyalık vermiş ama Allah’ın kendisine dar-ı dünyada bir evladı çok gördüğünü düşünürmüş. Bundandır, düşündükçe düşünür, kurdukça kurarmış. Günün birinde kahyası bu yarasına dokununca:

“Bre kahya” demiş; “şu feleğin güldürmediğini güldüreyim dedim; yetimin yetimi bir kız aldım, ama gel gelelim oğuldan kızdan yana ne Allah, onun yüzünü güldürdü, ne o benim yüzümü… Yıllardır derdime derman arıyorum ya, güvendiğim dağlara kar yağıyor. Bilmem ki n’eyleyip ne etsem, obamı alıp hangi yaylaya, yurda gitsem!”

Bu söz üstüne kahya ne desin: “A kapısına kul olduğum” demiş; “Sen murat ettikten geri, yayla mı yok bize? Yol bir kulaç, oba bir avuç… Kim var kim yok, ağzına bakıyor; hangi gün hangi saat desen bu göçü burada yükleriz. Neye derler ki, eğilip dikilen tohum her yerde güvenip yeşermez. Belki buraların havası, suyu yaramamıştır. İnşallah, yeni konacağımız yaylalar yüzümüzü güldürür, Allah’tan ümit kesilmez.”

Doğru söze ne denir; gayri o günden beri “O dağ olmaz, bu dağ olsun!” deyip yayla yayla konup göçmüşler. Üstelik her yaylada adaklar adamış, niyetler tutmuşlar; yedi Mehmet adlıdan yedi anahtar alıp, yedi gün yedi gece suya salmışlar; yedi çadırdan yedi süyüm iplik alıp yedi yerinden yedi düğüm çalmışlar ve lakin ne anahtarlar benek benek beneklenmiş; ne iplikler ilmek ilmek ilmeklenmiş. Eh vakti saati olmadıktan geri ne yapsam nafile!

Gel zaman, -git zaman- burada adak, şurada kurban derken, yedi yıl sonra Allah onlara altın perçemli bir oğlan vermiş, gayri öyle bir sevinmiş, öyle bir sevinmişler ki deme gitsin… Kuşun kanadıyla haber ulaştırıp, nerede ne göçebe varsa buyur etmişler; her gün bir atlı inmiş bir atlı kalkmış; vurmuş davullar gümbür gümbür; çalmış sazlar coşkun coşkun! Öyle bir şenlik, şadımanlık etmişler ki; herkesin tadı damağında kalmış…

Allah, gönül kışı vermesin, güz deyip de yaylalar yayılmaz, sağmallar sağılmaz olunca, gene yol görünmüş kışladıkları yere… Kışladıkları yer dersen, dereler içinde Elmalıdere!

Yörük Beyi’ninki bir yana, zaten yükte ne var ki, göçte ne olsun! Tüyü, teleği küp, külek; kalbur elek değil mi? Bunları da atın, devenin sırtına vurduktan sonra geriye ne kalıyor? Davar dediğin yaylım yaylım yayılarak, ne zaman olsa çıkar gelir, çobanlar sağ olsun. Bundandır, Kıroba beyi “göç!” dediği gün, ak çadır, kara çadır dememiş, sökmüşler çadırları; yüklemişler göçü…

Bebeğin kundağını da bir ala kilime sarıp yeşil bir beşiğe koymuşlar; beşiği de götürüp Karamaya dedikleri koca devenin semerine bağlamışlar. Gayri, kimi atlı kimi yaya, sabah düşmüşler yola… Kimi seherde açılan güle dönmüş, kimi turnadan çekilen tele dönmüş!

Koç yiğitlerin de kimi bülbül olup güle çevrilmiş, kimi saz olup tele çevrilmiş; hani nasıl deyim, aygın baygın sesler, öyle bir sarım sarmalamış ki onları… Al yaşmaklı aklını telini duvağını toplayıp da, kara yüzlü kara gecenin gelip çattığını bir gören, eden olmamış…

Geçtikleri orman da öyle, böyle orman mı imiş ya! Başucundaki yatırın yüzü suyu hürmetine bir çöpüne bile el sürülmemiş, dal dala, kol kola kilitlenmiş bir orman… Böylesine bir ormanda yol, iz bulup da çıkmak kolay mı? Üstelik hangi dağdan estiyse kötü bir rüzgar da esip ağaçların saçını, başını yolmaya başlayınca, herkes kendi başının derdine düşmüş.

Hani oba beyinin karısı yok mu, bir o tazenin canı beşikte asılı kalmış ama göç göçe karışmış bir kere; bu göz gözü görmeyen karanlıkta deve deveden seçilir mi? Sabaha kadar bir yandan, bir yana seğirtip durmuş da, gene de yedi yıllık gelinliğini bozup, kaynanasına demeye dili varmamış.

Gün Çiçekdağı’ndan başını kaldırırken, onlar da güç bela ormandan sıyrılmışlar. Develer içinde Karamayalı, mayanın üstünde de kınalı beşiği görünce, yüreklerine bir su serpilmiş ama katar başı develerini bir bir yatırınca çayır çimen üstüne bir de ne görsünler! Maya bir boş, beşik bomboş; ne ala kilim var, ne ala kilime sarılan…

Yedisinden yetmişine kadar bütün oba neye uğradığını bilememiş ama ille anası… Yedi yılda bir bulduğunu bir gecenin içinde kaybedince deli divaneye dönmüş; Karamaya’nın boynuna sarılıp, bulaşmış yüzünü gözünü öpmeye başlamış bir deyip iki söylemeye:

“Karamaya, Karamaya; hiç mi elimden su içmedin; nettin benim gülümü? Gülümü, Ali gülümü! Kurda kuşa mı kaptırdın? Yoksa kaplan meşeli dağlar mı aldı üstünden? Bir cevap ver, ağız-dilden; seni, beni Yaradan’ı seversen…” demiş.

Yalvarıp yakarmış ama mübareğin ağzı var, dili yok, ne desin, boynunu bir tuhaf bükmüş ve garip değil mi, bu deve soyu bir daha boynunu doğrultamamış!

Kıroba Beyi’nin kanı, iliği kuruduğu için adım atacak takati kalmamış ama karısı olacak kara yazılı:

“Dayan hey dizlerim dayan!” deyip rüzgar gibi dalmış ormana… Ardından koşacak anası yok, babası yok ya, emmi, dayı da ciğerdir, biri atlı biri yaya düşmüşler peşine… Dağ dağ, yol yol arayıp taramışlar; meşelerden sormuşlar; yaşlı başlı meşelerden… Yapraklardan koklamışlar, kara, kuru yapraklardan… Daha da her yanı altüst etmişler ya, ne bir daldan haberini almışlar, ne bir yapraktan kokusunu… Böylesi günde “İnsan ana olana kadar dağlarda taş olsun daha iyi…” diyesi geliyor, biçarenin umudu kesilince, yüreğine bir ateştir düşüp yetmiş, iki bin damarı birden sızlamış; ille o süt damarı, o süt damarı…

Derken bir kartal kanat vurmuş ve bir karga “gak!” demiş. Bir de başlarını kaldırıp bakmışlar ki, ne baksınlar! Çatalçam derler bir çamın üstünde, alıcı kuşlar dönüp duruyor. Sade dönseler, gene ne ise biri iniyor, biri kalkıyor ve sonra kanat vura vura süzülüp gidiyor, yamaçlara doğru. “Bunca ağacı görmeyip de, ne diye bunun başında dönsünler; her halde Çatalçam boş değil!” deyip sürmüşler o yana, sürmez olsalardı… Görmüşler onu görmez olsalardı! Ala kilim nerede, ak kundak nerede! Çatalçam’a takılan kilim kilim değil, sanki bir kanlı perde; kol bir yana düşmüş, kol bezi bir yana… Amanın ne hallere koymuş, onu; o kanlı kuzgun! Ne ağız kalmış yavrucakta, ne burun… O gözler oyum oyum oyulmuş; o yüzler yolum yolum yolunmuş; delik deşik olmuş, her yanı kana belenmiş… Kupkuru dal desem, dal değil; kıpkırmızı gül desem, gül değil! O emlik kuzu, emlik; bir avuç kan, bir avuç kemik…

Yörük beyinin karısı, yedi yılda bir bulduğu süt kuzusunu al kanlar içinde görmez mi! Kurşunla vurulmuşa dönüp, gayri emmi, dayı dememiş; göğsüne vura vura öyle bir ağıt tutturmuş ki, yürek olur da dayanır mı ola! “Oğul, yedi yılda bir bulduğum oğul; böyle mi bulacaktım seni! Şu gözlerim ne arıyordu, ne gördü… Kör olaydım, görmeyeydim bugünü, yoksa nazarlığını takmamış mıydım, acep kimlerin gözü değdi sana oğul!

Oğul, yüksek mayaya koyduğum oğul; bir tüyünü bile dünyaya değişmezken, alıcı kuşlara mı aldıracaktım seni? Bunu onların yanına kor muyum, tutup kanatlarını yolmazsam, bana da ana demesinler oğul!

Oğul, tabancamın ipek bağı, ipek oğul; böyle ölüm mü görmüş yıkılası dünya! Gözyaşıyla yusam seni toprağa konacak başın hani? Başımı koyacak taşın hani? Türkülerin bile yakılmadan gittin, ne deyip ağlayacağım sana oğul!”

Kara yaşlı ana, daha daha bir söyleyip, iki dökmüş; sonra gözlerini gözü önünde yatana dikmiş; bakmış Allah bakmış, derken al yaşmağını çıkarıp başından, o bir avuç kınalı kemiği sarmış ve bir kundak gibi bağrına basıp meşelerin arasına süzülmüş… Emmisiyle, dayısı kuruyup kalmış, buna: “Nereye, bacı – kardeş kuzusu, böyle nereye?” diye bağırmışlar ya, ardından atlı koşuyormuş gibi, ne durmuş; ne dönmüş geriye. Ancak yarı duyulur yarı duyulmaz: “Nereye olacak, kanlı kuzgunların kanadını yolmaya!” demiş de yürüyüp gitmiş hatuncuk…

Adamcağızlar ne yapacaklarını şaşırmış; onu böyle bir fedai başına dağlarda bırakıp da dönemezler ya… Hem o zaman, oba ne der; oba beyi ne der adama! Koyunlarını, keçilerini düşündüler de, kendi ciğerlerini kurda kuşa yem edip döndüler diye, ot koymaz, yoldururlar insana! Aralarında böylece tartıp teraziledikten sonra, yine biri atlı, biri yaya, gitmişler, o gelinin gittiği yana… Velakin ne yolunu bulabilmişler, ne izini. Allah’ın dağında kaybetmişler onu… Hele karanlıklar çöküp de olanca umutları suya düşünce, korku bir iken iki, iki iken üç olup dallarına binmiş.

“Gördün mü başımıza gelenleri! Bu anadan gülmedik, sabaha sağ çıkmaz!” diye dövünüp dururken, kocası olacak Yörük Bey’i de çıkıp gelmesin mi! Daha atından atlamadan:

“Ağalar, demiş yolunuzu gözetlemekten, gözlerim karardı. İnsan, kuşun kanadıyla olsun, haber ulaştırır. Hiç mi baba olmadınız; elinizi yüreğinize koysanıza!” deyince, emmisiyle,; dayısının ağzı kilitlenip birbirinin yüzüne bakakalmışlar; ne ise, gene yaşta büyük olan az buçuk kendini toparlamış da:

“Bre kadasını aldığım Bey, demeye yürek mi kaldı bizde; dilim dilim dilindi, dilim varmıyor demeye; dert bir başlı değil ki… Eğer adımı kara haberci olarak çıkarmasan böyle iken böyle; ak kundağı, Karamaya’nın üstünden Çatalçam çekip almış; Çatalçam’ın dalından da bir kanlı kuzgun almış; delik deşik etmişler, o ağızsız, dilsiz yavruyu; Anası olacak eksik etek, onu öyle al kanlar içinde görünce, aklını fikrini kaybedip dağlara düştü. Duydun mu bir, başımıza gelenleri. Yavrusunu ararken, anasını da yitirdik; o sabah, bu akşam arayıp duruyoruz… Eh sır olmadı ya, elbet bir taşın altından çıkacak!” demeye kalmamış, o yaralı ananın yaralı sesi, yeri göğü yırtmıştı:

Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi.

“Türkülerin bile yakılmadan gittin” derken, duydunuz mu bir yavrusunun üstüne yaktığı şu türküyü? Her sözü zehir zemberek; dayanır mı hiç! Yanıp tutuşmadık kalmamış yaylasından, dağından; Çatalçam dalından tutuşmuş, kanlı kuzgun kanadından; meleklerin bile gözyaşı yağmur olup inmiş yere… De sen baba ol, de sen emmi ol, de sen dayı ol da, dayanabilirsen dayan buna! Onlar da yanıp kül olmaya az kalmış ya, sesini duydukları için gözlerinde yeni bir umut çırası yanmış yoksa! Gayri gece dememiş, gündüz dememiş; o sesin üstüne yürümüşler ama onlar gitmiş ses gitmiş; onlar gitmiş; ha şu çalı dibi, ha şu çamın altı derken, her yanı elek, felek etmişler ya, ne ölüsünü bulabilmişler ne dirisini hatuncağızın…

Olanca umutları suya düşünce, ötekiler çadırlarına dönmüşler ama Yörük Bey’i, “Ya ölürüm, ya bulurum karımı…” deyip atının başını çevirmemiş. O sesi duya duya, o sese uya uya; dağı taşı inletmiş; bakalım ne demiş:

Tütün çekerim keseylen
İçemedim tasayınan
Ana oğul dağda kaldı
Ayran yollan kaseyinen

Yas tutar demek de söz mü? Kırobalılar gözleri yolda gönülleri gümanda, o kışı orada kışlamış; kana kana bir su bile içmemişler ama ne oba beyi dönmüş geri, ne de karısı olacak kara yazılının alınabilmiş haberi… Böylece, güvendikleri dallar kırılıp gelince, Kırobalılar başlarına yeni bir baş seçip, gene konup göçmeye başlamışlar; ama bakın Allah’ın işine, bir güne bir gün, gene onların sesi kulaklarından gitmemiş. İlle o kara yazılı ananın sesi… Vaktiyle bunlar o sesi kovalarken, şimdi o ses bunların peşine düşmüş; seher yeli gibi, bahar seli gibi… Hangi yaylayı yaylasalar, hangi deryayı boylasalar arkalarından yetişmiş… Doğrusu, bir türlü akıl sır erdirememişler buna… Kimi demiş: “İçilmez sulardan içip, akkuş olmuştur bu gelin!” Kimi demiş: “Geçilmez çaylardan geçmiş, perilere katılmıştır bu gelin!”

Çok yaşamış, çok görmüş ağalardan biri de: “Ne olduklarına akıl sır erdiremem ama bunların sesi, dağa taşa işlemiş; saza kamışa geçmiş olacak, kıyamete kadar silinir mi? Vurdukça seslenir, tel tel dağılır böyle!” demiş. O böyle dedikten geri, gayri biz ne söyleyeyim, cemaatimiz ne anlasın; doğrusunu Allah bilir…

Günlerden bir gün gene “Göç!” olup göçler yola dizilince az gitmiş, uz gitmiş, derken; “Hacı İlyas” derler öyle bir yere düşmüşler ki; kolay kolay ne yel alır, ne sel alır… Toprağı cevher, suyu kevser, insan çifte, çubuğa koşulsun yoksa… O gün orada suların sesiyle uyumuş; kuşların sesiyle uyanmışlar velakin o yaralı sesi, duyan olmamış. Bunun üzerine, yeni oba beyi, obasını başına toplayıp: “Ağalar” demiş; “biliyorsunuz ya, bu göçebelik bize uğur getirmedi. Kimimiz, ağlaya ağlaya gözden olduk; kimimiz dövüne dövüne dizden olduk; işe güce varmaz oldu elimiz. Zaten yuvarlanan taş yosun tutmaz. İyisi mi gelin burasını yurt edinip yerleşelim” demiş…

Hani şu Muğla ile Fethiye arasında Kıroba dedikleri şirin bir köy var ya: “bugün de bacaları tüten bir köy. Ha, işte bu, bizim Kırobalar’ın ta o zaman şenlendirdikleri köydür. Torunları, tosunları bir ağaç gibi buraya dikili kalmış ve bir daha da başlarında karayel esmemiş. Bir var ki yıllar yılı ne o eski acı yüreklerinden çıkmış, ne de bu türküyü dillerinden düşürmüşler:

Bebek beni del’eyledi
Yaktı yaktı kül eyledi

Comments

Bir cevap yazın

Loading…

0

Comments

0 comments