in

Erzurumlu Emrah Kimdir

Erzurumlu EmrahErzurumlu Emrah, Hayatı ve Şiirleri – Orhan Ural kitabından;

Tanbura köyünde bir çocuk:

Erzurum’un Tanbura köyüne rüzgarda savrula savrula kar yağıyordu. Ufka doğru uzanan ova, gözleri yoran bir beyazlık içindeydi. Uğultulu esen rüzgar, kerpiç evlerin gözenekleri arasından süzülüyor, soğuk ortalıkta öylesine kol geziyordu.

Karla örtülü ovada yaprakları dökük, göğe yükselen kavak ağaçları vardı. Buz tutmuş, suyu akmaz derenin iki başına kavaklar sıralanmıştı. Rüzgarda kuru dalları hışırdayıp duruyordu. Bir kavaktan öbürüne kargalar uçuşuyordu. Bu sonsuz beyazlığın ortasında kara kara benekler gibi görünüyordu kargalar.

Tanbura köyündeki kül rengi kerpiç evler yan yana dizilmişti. İnsanlar gibi evler de soğuktan büzülmüştü sanki. Damlardaki küçük delikten sızan alaca ışık evlerin avlularına ölü bir aydınlık serpiyordu.

Tandırın çevresinde toplanan sevinçli yüzler ve çaputlara sarılı bir bebe vardı. Ağlaması yankılanıyordu. Anası yorgun bir gülümsemeyle bakıyordu. Karayağız, levend görünümlü bir adam sarma cigarasını kavla yakmaya uğraşırken oğlunu güvenli gözlerle süzüyordu: “Zırlaması durmaz ki soyhanın” dedi. Koyu kahverengi yün şalvarı içinde doğruldu. Gizlenen bir sevincin uçuculuğuna koşar gibiydi. Oğlu “Emrah” doğalı yedi gün olmuştu!.

Emrah, kışları tandır başında oturup masal dinleyerek yazları harman yerinde düven sürerek büyüdü. Elleri soğuktan ve kızgın güneşten çatlak çatlaktı. Fıkara babasına, çileli anasına ve kendi yazgısına acınırdı kimi kez. On üç yaşında buğday çuvallarına sırt vermeyi öğrendi.

Yaz aylarında, köylerine varlıklı ve güngörmüş bir ağa gelirdi. Sonradan görme bu ağanın incecik, dal gibi on bir on iki yaşlarında bir kızı vardı. Güzel, kara gözlü, beyaz yüzü güneşten kavlamamış o fidana tutkundu Emrah. Tutkunluğu, çocuksu yaklaşımlar içindeydi. “Küçük Paşa” derlerdi ona. Erzurum ve dolaylarında varlıklı ve soylu kişinin karısını “Paşa”, kızını da “Küçük Paşa” diye çağırırlardı.

Yıllar geçti ve Küçük Paşa bir ağanın oğluyla evlendi. Emrah’ın elinde bir saz vardı o günlerde. Dalgınlıklar içinde yüzüp yüzüp gidiyordu. Sazına eli değince ortalık suskunluğa bürünüyor, onun sesi dalga dalga yankılanıyordu. Civan Emrah’ın sesinde sevda ve ayrılıkların acısı tütüyordu.

Bir güz günü harmanı kaldırmışlar arpayı, buğdayı ambarlara doldurmuşlardı. Ağır çuval taşımaktan sızlayan sırtını geceleri duvara yaslayıp avunmak için yıldızlara bakardı. Öylesine ışıltılı ve göz kamaştıran yıldızlarla yüklüydü gök. “Acep öteki memleketlerin göğü de böylesine yıldızlı olabilir mi?” diye düşünürdü o zamanlar. Bu köy ezikliğinden, bu yavan ve tatsız, tuzsuz yaşamdan sıyrılma özlemiyle içi kavrulurdu. Anasını ürpermeyle anardı. Bırakıp gitse küser miydi? Onun kestiği erişte ve yeşil mercimek ile pişirdiği yoğurtlu çorbanın buğusu gözlerinde tütüyordu.

Ertesi gün bir bohçaya sarılı çamaşırlarıyla Erzurum yolunu tuttu. Bu köyden kaçışı anlatmak öylesine güçtü. Kimselere bir şeycik demedi. Okuma tutkusu ile yanıyordu.

Medresede ilk günlerini büyük bir bunalım içinde geçirdi. Çatık kaşlı, sert yüzlü müderrislerin o, kısık sesle ders anlatımlarını dikkatle izledi. Bilgisizliğini küçümseyen hocaların önünde zaman zaman büyük bir ürküntüye kapıldı. Arapça ve Farsça sözcükleri, deyimleri öğrenmeye çabaladı. Aruz veznindeki ses dalgalanmalarını sezer gibi oldu. Yılgınlık ve bezginlik ile gönlünün karardığı anlarda, sazının telleri mutsuzluğunu gideren avuntu kaynağı idi. Ve o günlerde Emrah şiirle uğraşının sevincini yaşıyordu. Herkesin uyuduğu saatlerde bir duyguyu en güzel anlatımla dile getirmek kaygısı içindeydi, özbenliğini bulmaya doğru koşuyordu.

Daha önceden medreseye gelen mollaların kimisi, hocalarını yansılar, onların benzeri görünmeye yeltenirdi. Emrah’ın saz çalışına çoğu kez öfkeyle bakarlardı. Giderek bu karayağız delikanlının sazına alıştılar. Onun yürekten gelen duygu esintilerini beğeni ile dinlemeye koyuldular. Bu dar yaşama koşullarına bir renk ve güzellik katıyordu Emrah. Kış akşamları bulgur aşını kaşıklayan ve sıla özlemiyle içleri burkulan mollalar, Emrah’ın çevresinde sevinçli gözlerle toplanırdı.

Öğreniminin bitimine dek dayanamadı. Medrese sıkıyordu onu. Mayıs ayında karların erimeye yüz tuttuğu günlerden birinde öylesine tedirginlikle kıvranıyordu, öteki mollalar gibi sabırlı değildi. Bu küflü havadan sıyrılma özleminin yangınını yaşıyordu. Müderris ya da kadı mı olacaktı? Böylesi işlerin adamı değildi!

Bakışları çiğlikten arınmış, gençliğinden umulmayan bir olgunluğa erişmişti. Diline yeni sözcükler katmış, dağarcığına yeni bilgiler koymuştu. En önemlisi de adamlar tanımıştı: Küçülen, kıskanan, kara çalan, birbiri ardı sıra suçlayan adamlar… Öyle anlarda yalnızlığının Karasu gibi kabarıp taşkınlaştığını duyardı. Medrese pencerelerinin demirleri, çoğu kez zindan parmaklıkları gibi görünüyordu ona. Kaçmak, uzaklara, uzaklara gitmek isterdi.

Bir akşam üstü Emrah, Arapça hocasının yanına yaklaştı. Sayıp sevdiği ve çekindiği bir müderristi. Öğrenimini bitiremeyeceğini ve hakkını helal etmesini söyledi. Kısa boylu, çelimsiz görünümlü, tok sesli bir hocaydı. Önce gür, kara kaşları çatıldı; öfkeyle baktı. Sonra, belli belirsiz gülümsedi:

“Anlıyorum seni, dedi. Bunaldın; gitmek istiyorsun. Sen gittiğin yerde de durucu değilsin oğul…”

Emrah’ın,omuzuna elini koyarak:

“Kendini dilberlerden gözetesin. Başını da belaya sokmayasın. Haydi yolun açık olsun. Bizi de unutma ha!”

Emrah, hocanın elini öptü. Medrese kapısında üç dört molla boynuna sarıldı. Helallaştılar. Alaca karanlıkta sazı omuzunda, Erzurum’un eğri büğrü sokaklarında gözlerden uzaklaştı.

O gece medresede bir suskun, bir bitkin hava vardı. Sevilen, özlenen bir er kişi, içindeki esintinin kanatlarında uçup gitmişti.

Emrah’ın sesi, tozlu kitapların arasına, yırtık giysilerin dokularına ve bakır aş kaplarının içine sinmişti.

Biz tarik-i aşkın aşıklarıyız
Baş u can vermişiz canan bizimdir
Ne gamdan kaçarsın divane gönül
Kaşane bizimdir mihman bizimdir.

Gurbette savrulan ömür:

Terkeyleyeli hane-i asliyyesin Emrah
Hala dolaşır halka-i devranı vatansız.

Medrese dönüşü Emrah köyüne geldi. Yanağını çevreleyen ince sakalı, şahin gözleri, karayağız görünümü ile babayiğit bir delikanlıydı. Durup durup anası oğluna bakıyordu. Tıpkı babasıydı. Ona sevdiği yemekleri yaptı. Bir dediğini iki etmedi. Anası nedense içindeki korkuyu atamıyordu. Bu oğlanda bir değişiklik vardı. Gündüzleri değirmenin yanına gidiyor, akşama dek elinden saz düşmüyordu.

Anasının sezdiği gibi Emrah köyünde kendini yadırgıyordu. Hemşerisi ve hısımıyla beğenilerde ayrılığa düşmüştü. Aralarındaki söz atmalara, kaba kaba sövmelere, birbirlerini çekiştirmelere sessizce ve üzüntülü gözlerle bakıyordu. Medrese özlemini çektiği bu çevreden, kopup uzaklaştığını anlıyordu.

Emrah, sırtında deve tüyü rengi abası, beyaz keçeden külahını çevreleyen ince sarığı ile bir sabah erkenden ana ocağından, sevgili Tanbura köyünden ayrıldı. Aşkale yolunu tuttu. Kopların eteğindeki hanlarda iki gece kaldı. Kop Dağı’nın üstündeki çeşmeden su içerken Haziran sonlarında elleri donar gibi oldu. Doğanın bu çıplak, bu ürkütücü görünümü, içindeki duyguları coşturuyordu. Bayburt’taki yiğit insanlardan ayrılması zor oldu. Gümüşhane’de çok kalmadı. Ziganalarda tepeleri boğum boğum dumanlı dağlara, yeşil bir deniz gibi dalgalanan ulu çam ağaçlarıma büyüyen çocuksu gözlerle baktı.

Trabzon’a ulaştığı gün, yorgunluktan bitkindi. Denizin koyu mavisi, bahçe içindeki evlerin pembe ve beyaz görüntüleri yorgunluğunu gideren güzelliklerdi. Pazarkapısı’nda Mazlumoğlu’nun kahvesine konuk oldu. Sazını bir köşeye astı. Kahve ocağının yanındaki bir küçük odada günlerini geçirmeye başladı.

Akşamları saz çalıp söylerdi. Gün geçtikçe dinleyenleri çoğaldı. Böyle bir aşığı bir duyan ötekine ulaştırıyordu. Çalıp söylerken önünde sıralanan yüzleri görmüyor, kendini Kop Dağlarının başındaki gibi yalın bir yalnızlık içinde sanıyordu. Yanık tenli, iri kara gözlü, gür bıyıklı bu genç aşığın sesinde ve bakışlarında kişiyi alıp ötelere çok ötelere götüren bir derinlik vardı.

Adı ve ünü Trabzon’da yayılan Emrah, kişiliği aranan, sesi, deyişleri özlenen bir ozandı. Şenlik ve toplantılarda sazının üstünde uçar gibi kanatlanan o usta parmakların seyrine doyum olmazdı. Bir cuma günü Trabzon’da Değirmendere’ye gittiler. Yeşil bir denizdi ortalık. Ağacın ve bitkinin böylesine yeşil ayrışığı görülmüş değildi. Bayburt’ta doğayı örten çökelekli sarı, Trabzon’un Değirmendere’sinde yeşile dönüşmüştü.

Değirmendere’de yenilip içildi. Emrah çalıp söyledi:

Ne otlar bitirdin başımda felek
Ben kim bir Leyla’ya Mecnun olalı
Hayal oldu bize okşayıp sevmek
Güzellerde cefa adet olalı

Tıfl iken büyüttüm yari sinemde
Iyş ü işret ile sefa-yı demde
Sormaz hatırımı kuşe-yi gamda
Kalbim kırık gönlüm mahzun olalı

Severler güzeli şivekarından
Candan geçen aşık gezmez yarından
Geçtim bu cihanın gül-ü harından
Emrah bir dildare meftun olalı

Dinleyenleri büyüleyen ne koşmalar, ne semailer, ne gazeller söyledi. Değirmendere, bir ayrı güzellikle bezendi bu seste.

O sırada yanık tenli bir çingene kızı ebegümeci toplardı çevrede. Yaşı on beş vardı. Bol şalvarı içinde eğilip eğilip kalkışı bir fırtınaydı. Yürüyüşü bir Arap kısrağı gibi alımlıydı. Başındaki yemeniden taşan siyah zülüfleri ve çekik sürmeli gözleri iç daraltıcıydı. Emrah’ın elindeki saz sustu o anda. Bakışları kaykıldı. İzin diledi ve sofradan kalktı. Ürkek adımlarla kızın peşine düştü. Kız gülüp gülüp kaçıyordu. Dallar ardına gizleniyor, yeşil yaprakların birini dudakları arasına alıyor ve sonra koşup koşup uzaklaşıyordu.

Emrah güvenli adımlarla yürüyordu. Bir ceylan gibi süzülse bile yine de kaçamayacaktı; bunu biliyordu. Uzun süre yol aldıktan sonra, ağaçlar, o güzel çiçekler seyreldi. Bir düzlüğe geldiler. Çadırlar vardı alanda. Koşum takımları çözülmüş atlar, yorgun arabalar ve yırtık giysili çingeneler ortalığa serpilmişti. İzlediği güzel, en yeni çadırlardan birine gülerek girdi.

Yedi sekiz yaşlarında bir karaoğlan belirdi önünde. Gülüp kırıttı, parmaklarını şıkırdattı. Emrah, bir gümüş para sıkıştırdı oğlanın avucuna. Kızın adını sordu: “Güleser” dedi oğlan ve bir suçlu gibi kaçtı yanından. Emrah “Güleser” diye diye uzaklaştı oradan. Deniz kıyısına indi, dalgalar kara, ince kumları yalayıp geçiyor ve o, izlerine bakarak yürüyordu. Yoroz burnundaki güneş de duygusallığı çoğaltıyor; ağır ağır denizin içinde kayboluyordu.

Mazlumoğlu’nun kahvesindeki ağırlanmalar, sevgi dolu beğeniler Emrah’ın gözünden silinmişti.

Güleser’i düşünerek karamsarlıkla kıvranıyordu. Kişilerle söyleşiyor, gün batımından sonra yükselen kadehlerde özlemler dile geliyordu. Böyle anlarda öylesine tek ve garipti Emrah… Karşısındakinin konuşmalarını dinler görünüyordu. Oysa o, bir sevda yalnızlığı ile örtülüydü. Emrah’ı yıkan bir durum vardı: Sazı ve sözüne çevresi aşıktı. Herkes ondan sesler bekliyordu. O ise umduğunu bulamıyordu. “Bugün durgunsun ve tasalısın, nen var?” diyen bir soruyu bekliyordu nedense. Bencil çevresinden böyle ince bir gönül alma ile karşılaşmıyordu.

Emrah, Güleser’in ateşine düşmüştü. O süslü çadırın çevresinde gündüz ve gece dolanıp duruyordu. İçindeki rastlantı umudu, yıkılmıyordu bir türlü. Ah bir görebilseydi! Bir akşam üstü, ölümü dilercesine, Güleser’in havasını koklamayı istedi. Kara kara bıyıklı, hain bakışlı adamlarla karşılaştı. Suskun ve diş bileyen adamlardı bunlar. Sessizce uzaklaştı oradan. Akşam kahvede sazının üstüne kapanmış çalıp söylerdi:

Ne vefasın gördüm bezm-i cihanın
Kan ile pür olsun peymaneleri
Ne lütfunu gördüm pir-i muganın
Başına yıkılsın meyhaneleri

Çok çektim feleğin cevr ile kahrın
Bin kerre nuş ettim tas ile zehrin
Boş olsun şarabı saki-i dehrin
Lebinden emdirmez mestaneleri

Emrahi beyhude sanma emeğin
Elbette der aha geçer dileğin
Kırılsın dişleri cerh-i feleğin
Nice hor eylemiş merdaneleri

Kalabalığın arasında gündüz rastladığı kara bıyıklı adamlardan birini gördü. Adamın gözlerindeki o hainlik, o zalimlik erimiş, yüzünde bir sevgi inceliği, bir yakarış titreşimi belirmişti sanki…

Ertesi gün yeniden Güleser’i aradı. Çadırlar toplanmıştı. Lavanta çiçeklerinin artıkları ödağacı gibi ölümsü kokuyordu. Çekip gidenlerin sönük ateşleri üstünde sıcak küller vardı. Ve rüzgarda uçuşan küçük çaputlar! Dalgın gözlerle bu göçe baktı…

Mazlumoğlu’nun kahvesine yıkıntı içinde yöneldi. Yitirdikleri ve kazandıkları arasında bir seçmeye gidemiyordu. Evine ve köyüne ilişkin düşler, karanlık denizindeki ışıltılı bir gemi gibi sallanıyordu. Üzgün bakışlarının arasında anası belirdi. Gözlerinin köşeleri kırış kırıştı. Adımları hızlandı. Mazlumoğlu’nun kahvesine hışımla girdi. Dostlarıyla helallaştı. Doğduğu Tanbura’ya ulaşmak tek avuntusuydu.

Trabzon’dan ayrılacağı gün, oraya gelişini anımsayıp, gülümsedi. Çok şeyler öğrenmiş, aldanmanın burukluğunu tatmıştı. Anasının yanı, sığınılacak bir kovuk, bir mağara idi. Onun elceğiziyle pişirdiği tatar böreğinin ve üstündeki sarımsaklı yoğurdun kokusu, Erzurum yolunun güçlük ve bezginliğini azaltıyordu.

Emrah, Tanbura’da yine tedirgindi. Hısım ve tanışlarının abartmalı yakınlığını yadırgıyordu. Gurbette öylesine aradığı çevresine kavuşmuştu; nedense gösterilen bu aşırı düşkünlükten bezginlik duyuyor, sıkılıyordu. Kendi düşleriyle baş başa kalamıyordu bir türlü. Bulduğunu sandığı anda Güleser’i yitirmişti. Bir içe sığmazlık içindeydi. Tek başına olmayı özleyip diledikçe, bundan yoksun bırakılıyordu. Gözleri ufka dalıp dalıp gidiyordu.

Yine bir sabah erkenden, Tanbura’dan sessizce ayrılıp yollara koyuldu. Göğsünde sarsıla sarsıla ağlayan garip anasının sızıldanmaları yol boyu kulaklarında çınlayıp duruyordu. Her değişik köy ve kasaba, her konakladığı han bu içli ana sesinden onu uzaklaştırıyordu. Kendine yetmenin güveniyle kentleri gerilerde bırakıyor. duygusallıktan sıyrılmasını biliyordu. Günlerden sonra bir gün Kastamonu’ya ulaştı.

Kahvelerde çaldığı saz ve söylediği konuşmalarla bu kentte de ünü yayılmaya başladı. Duygulu ve yürekli kişilerle dolu Kastamonu’dan hoşnuttu Emrah… Bir akşam, memleketin varlıklı kişilerinden Alişan Bey’in konağına çağrıldı.

Adı dillerde dolaşan böyle bir aşığı görmek istemişti Alişan Bey. Yenilip içilen sofrada her şey vardı. Alişan Bey, soydan görme bir beydi. On üç yaşında en güzel Arap kısrağına binmiş, terleyen atın sıcaklığını çocuk bacaklarında duymuştu. On yedi yaşında susuzluğunu gidermek için şarap destisini sonuna dek içmişti. Yirmi birinde kadınlar tanımıştı: Güzelini, edalısını. Atılganlıkları olmuştu; andıkça, yaptıklarına gülesi gelirdi. Yiğit çevresi, onu tehlikelerden korumuştu. Yaşı kırk beşi bulan hoşgörülü, olgun bir kişiydi artık.

O akşam Emrah’ı dinlerken günlük yaşantının dar çemberinden sıyrılıyordu. Ölçülü katılıklardan çözülüp yeni bir evrene giriyordu kişi Emrah’la… Saz çalıp söylerken, dinlemez görünüyor, öte yandan bütün konuşmaları duyuyordu. Sessiz, durgun, kızmasız bakışlarında bir anlam enginliği uçuşuyordu.

Gecenin son sözünü Emrah söylemişti:

Aramızı karlı dağlar alınca
Gayri dost eline gidip gelinmez
Yahşi himmet gerek rah-ı talebde
Beyhude laf ile menzil alınmaz

Geçti bu devranın devri bozuldu
Gülistan bezminin gülleri soldu
Çay taşları yakut bahasın buldu
Cevherler ummana düştü bulunmaz

Emrahi bu remzim keşfine delil
İstersen evvelce sen kendini bil
Meşhurdur söylenir dillerde ey dil
Sağ iken bir şahsın kadri bilinmez

O gece bir özge duyarlıkla “Bu devranın devri bozuldu” demişti; oysa yaşam yeni başlıyordu. Emrah Kastamonu’da evlendi. Alişan Bey, koruyucu kişiliğini esirgemedi ondan… Bir aşkın gücü değildi bu evlilik; us gereği, girişilen bir atılımdı. Yalnızlıktan, gariplikten sıyrılma özlemi, onu evlenmenin eşiğine sessizce bırakmıştı. İlk günlerin coşkulu dönemi çok sürmedi nedense! Karısının aşırı özeni ve saygısı onu sıkıyordu. Savruk ve uçan bir ortamdan çerçeveli bir cendereye girmişti. Akşam saatleri oldu mu anlatılmaz bir karamsarlıkla içi eziliyordu. Tömbeki kokusu, cigara dumanı sinmiş o tiksindiği kahveleri özlüyordu. Kafesteki kuş gibi, kişiliğini yitirmiş sanıyordu böyle anlarda. Bir tekdüzen yaşamın tutsağı mı olacaktı?

Bir gece o saygılı görünen karısıyla gereksiz bir tartışmaya girişti. Erzurumlu damarı tutmuştu. Duvarda öksüz duran sazını kaptığı gibi soluğu dışarıda aldı. Evlilik umduğunu getirmemişti. Sazı omuzunda Kastamonu’nun inişli yokuşlu sokaklarına daldı. Bahçe duvarları yüksek bir yapının önünde durdu; Alişan Bey’in saygılı adamı güler yüzle ve sevinçli gözlerle onu içeri buyur ediyordu.

Sofranın sonuna yetişmişti. Çekingen adımlarla içeri giren Emrah’ı sininin çevresindekiler saygıyla karşıladı. Hele Alişan Bey… Kollarını açıp kucaklayarak: “Hoş geldin!” dedi, içkinin mahmurluğu ve bezginliği bir anda dağılmıştı. Emrah’la birlikte bir pınar serinliği, bir tanyeli canlılığı odaya girmişti.

Güngörmüş Alişan Bey, Emrah’ın gözlerinde gizlenen mutsuzluğu sezinler gibi oldu. Evliliğe özendirdiği için suçluluğun ezikliğini bir an duydu. Eli kadehine uzandı; çevresine dönerek:

“Emrah’ımız gelmiş; hoşgelmiş. Onun sağlığına içiyoruz arkadaşlar.” Yürekteki sevginin gözlerde ışıdığı andı. Bu dost sıcaklığı ve davranış inceliği Emrah’ı duyarlığın ötelerine götürüyordu. Kaygıları erimişti sanki. Art çıkarlar düşünmeden sevmek ve sevilmek yaşamanın tek anlamıydı.

Alişan Bey: “Sazını da, sözünü de öylesine özledik. Gönüldeki pas gitsin, içimizdeki durgunluk silinsin; söyle kurban!.” dedi.

Emrah, sazına yaslandı. Kara gözleri dalgındı. Dinleyenleri ürpertip sarsan sesi; derinlerden geliyordu. Sesine apayrı bir olgunluk, çok değişik bir duyarlık sinmişti. Pes perdeden bu seste, bir acı, bir yalnızlık tütüyordu. Ve gönüllerdeki yıkıntıyı onarıyordu:

Mecnun olup çıksam feza-yı aşka
Seda-yı ahıma sahra dayanmaz
Düşse benim gibi bela-yı aşka
Tahammül eyleyip Leyla dayanmaz

Sakın ey sevdiğim ahımdan sakın
Goncalar şad olmaz ateşe yakın
Gözümden kanlı yaş eylese akın
Bu seyl-i eşkime derya dayanmaz

Emrah’ı yandırdı neşe-i humar
Saki başın için eyleme ısrar
Eğer nar-ı aşkım eylesem izhar
Şulesinden yanar dünya dayanmaz

O geceden sonra Alişan Bey akşam yemeklerini Emrah’dan ayrı düşünemez olmuştu. Bir dost tiryakiliği idi bu. Alişan Bey’in kanat geren ve koruyan kişiliği en cömert ölçülerde Emrah içindi.

Kastamonu ozanlarından Reşit Mehmet Efendi ile kızı Feride Hanım bir akşam konağa gelmişlerdi. Ünü duyulan Emrah’ı görme ve tanıma merakı, sürüklemişti onları. Reşit Mehmet Efendi yetiştirdiği kızını Emrah’ın karşısına çıkarmak istemişti. Kendi ölçülerinde onu toy ve yeni yetme buluyordu. Kızının ozanlığı önünde yenilgiye uğrayacağını sanıyordu. Karşılıklı şiir okudular. O hoşgörülü, feleğin değişik cilvelerini tanıyan Emrah, duygulu sesiyle şiirlerini sundu. Reşit Mehmet Efendi ve kızı Feride Hanım başları önlerinde konaktan ayrıldılar. Alişan Bey o gece Emrah’la ilgili değerlendirmesinde, yanılmazlığın kıvancını bir kez daha yaşamıştı.

“Gerçek dostlukta sevgili vefasızlığı yoktur” derler, öbür yandan, yüce dostluklara da genellikle göz değer. Uykusuz bir gecenin alaca sabahında kapısı hızlı hızlı vurulan Emrah, kaygıyla koştu. Gelen, Alişan Bey’in adamıydı. Beti benzi kül gibiydi. Kapının sövesine tutunan eli kaymış, Emrah’ın ayakları ucuna yığılmıştı. “Ağam, Bey öldü, Bey!…” diyebilmişti.

O anda Emrah’ın şaşkınlıkla dili tutulmuş, bütün dünyası mutsuzlukla kararmıştı. Sevilen dost, koruyucu Bey, zengin ve cömert kişi böylesine kolay ölebilir miydi? Usu almıyordu bir türlü. Kastamonu’da bir deprem olmuş; Emrah yıkıntılar içinde yapayalnız yürüyordu sanki… Bir ağlama tıkanıklığı, göğsüne çökmüş; her yer, her şey gözlerinden silinmişti.

Alişan Bey’in ölümüne öylesine yanıp yakılmıştı. Sazına el süremez olmuştu. “Bir tel kopmuş ahenk ebediyyen kesilmiş” gibiydi. Şiire bile küsmüştü.

Alişan Bey olmadan saz ve söz bir anlam mı taşırdı? Bir akşam Alişan Bey’in konağı önünden geçerken gerçekten durakladı. Kapının tokmağını çalsa ve içeri girse onu sedirde bulabilir miydi? Yüreğinde o derin sızıyı sürekli duymasa bu ölüme inanası gelmiyordu. Bahçe duvarlarına baktı; iç çekti ve sayıklar gibi söyledi:

Soldu gül bozuldu gülşen-ü bostan
Bülbülün gözünde muradı kaldı
Harabe yüz tuttu bezm-i gülüstan
Daha o meclisin ne tadı kaldı

Gerçekten de meclislerin tadı kalmamıştı. Bir kentin, sevilen bir dostla güzelliğini anlamıştı. Kastamonu gözünde çirkinleşmişti. Doğanın o sevimli görüntüsü bile renk inceliklerini yitirmişti. Bu kentte artık kalamazdı. Çekip gitmeliydi, ama nereye?

Durgun, kaygılı bir akşam yemeğinden sonra, ürkek karısını sevecen gözlerle süzdü. Suskundu. Tedirginlikle yerinden doğruldu. Duvardaki sazını aldı. Bir yargı öncesinin bunalımı içinde kıvranıyordu. Biraz daha duraklasa adım atamazdı. Sessizce yürüdü. Sazı omuzunda kapıdan çıkacağı anda başını çevirdi: acı bir gülümseme ile baktı. Bu bir gidiş değil, kaçıştı.

Alnına çarpan sert rüzgarla kendine geldi. Sırtı terlemişti bunaltıdan. Yağmur sonrasının güzel kokusu vardı toprakta. Avare adımları, elinde olmadan mezarlığa doğru onu sürüklüyordu.

Evler, bir süre sonra seyreldi; çıplak ovada ve ürkütücü gece görüntüsünde yol almaya başladı. Bir hafta önce gömdükleri Alişan Bey’in mezarını bulmada güçlük çekmedi. Çekingen adımlarla toprak yığınının önünde durdu. O canlı, o babayiğit adam bu toprak altındaydı demek. Eğildi, önünde dize geldi. Duasını okudu. Toprağa yaklaşıp Alişan Bey’in duymasını dilercesine seslendi:

Bir zaman bu bezmde çok Alişanlar var idi
Çok şecaat sahibi sahip kıranlar var idi.
Böyle virane değildi gördüğüm gülzarlar
Bunda tezyin-haneler ali mekanlar var idi
Kanda kalmış bilmezem bu gülşenin ranaları
Nice servi kadliler nevres civanlar var idi

Bu bir feryattı. Toprağı kucakladı. Çocuklaştı o anda. “Alişan Bey Kastamonu’dan gidiyorum; bağışla beni!…” dedi. Yıldızsız gecenin karanlığı içinde silinip kayboldu.

Kastamonu’dan ayrılıp yollara düşmüştü. Konakladığı hanlarda gecelerin ayazıyla ürpermiş, gündüzleri, güz güzellikleri ile dolu köy ve kasabaları geçerek yol almıştı.

Bir akşam konakladığı handa kendi kendine: “Gönül gurbet ele gitme – Ya gelinir ya gelinmez” demişti. Yine de biliyordu ki gurbetin adamıydı. Bu ömür gurbette savrulacaktı. Güvenilen dost, gönül çelen güzel arıyordu.

Ertesi gün, başak yığınlarını, kavlamış yüzlü köylü kardaşlarını yol boyu gerilerde bırakırken iki düş gözlerinin önünde asılı kalmıştı: Trabzon’daki Güleser ve Kastamonu’daki Alişan Bey… Güleser’de sevginin çiçek açarken rüzgarda uçuşup dağılışını, Alişan Bey’de olgunlaşan dostluk meyvasının çatlayıp toprakta eriyişini görmüştü.

O gece son konakladığı handa bu iki sevgili düşten sıyrılamadı bir türlü. Ne vefasız sevgilinin izini sürebilmiş, ne de erken ölen can dostla aynı toprağa girebilmişti! Mutsuzluğunu yaşadığı böyle bir ortamda, gülümsemeli baktığı alçak bir acun ile baş başa kalmıştı. Kendi gibi gariplerle dolu handa, dertleşecek göz aradı; bulamadı. Eli sazına uzandı. Konuşmalar duraladı o an… Sesler kısıldı. Tek düzende çarpan yürekler ve aynı ölçülerde büyüyen gözler karşısındaydı; dalgalanan tek ses de, Emrah’ın sesiydi:

Ben bir seyyah Arap olsam
Giysem karayı karayı
Yitirdim nazlı yarimi
Bulsam arayı arayı

Irak yollar yakın olsa
Her güzelde hakkım olsa
Dostum Lokman Hekim olsa
Sarsam yarayı yarayı

Yari düşürsem ardıma
Bir ateş düştü yurduma
Benim unulmaz derdime
Bulsam çareyi çareyi

Emrah’ım da okur yazar
Hak kalemin kimler bozar
Ayna almış perçem düzer
Zülfün tarayı tarayı

O gece handa, buruşuk yüzlerde diriliğin, anlamsız, sönük gözlerde canlılığın izleri vardı.

Emrah gün ışırken uyandı. Islayıp yumuşattığı kuru pidesinin arasına kattığı peynirle güzel bir dürüm yaptı. Hancının uzattığı taze çayı zevkle yudumladı. Henüz uyanmayan partal giysili gariplere acımayla baktı. Düşlerinde bile gülümseyen yoktu. Çatık kaşlı, sert sakallı bu yüzler, bir mutsuzluk yeliyle esmerleşmiş gibiydi… Hancıyla helallaşıp yola koyuldu.

Mosmor devedikeni çiçekleri tozlu yolun iki yanına sıralanmıştı. Devedikeni çiçeklerinden beyaz tüyler uçuşuyordu. Sararıp solan devedikenlerinin boynu eğikti. Yemyeşil olanların saplarından birini çakı ile kesip soydu; ekşimsi bir tadı vardı. Çocukluğundan bunu bilirdi.

Durup dinlenmeden yol alıyordu. Gün batımından önce Sivas’a ulaştı. Bu kentin kapılarını görünmez bir el Emrah için açmıştı. Ak sakallı bir ihtiyar omuzundaki saza bakarak Havuzlu Kahve’yi salık verdi, önemsemeden girdi Havuzlu Kahve’ye… Sazını duvara astı. Çekingenlikten sıyrılmıştı. İlk gurbeti Trabzon’u anıp yorgun yorgun gülümsedi. Bu göz bebekleri çok şeyler tanımıştı; ürkekliğin bütün belirtileri, güngörmüş bakışlarında artık erimişti.

Ertesi gün Havuzlu Kahve’de Emrah’ın sazının ve sesinin şöleni vardı.

Sivas’ı ve Sivaslıları sevdi. Kişiyi dikkatli ve uyanık tutan bir soğuk kolgezerdi Sivas’ta… Toksözlü, sabırsızlık göstermeyen, çileleri tanıyan insanlar, bu kente renk katardı.

Dostluk ve ağırlama inceliğiyle dolu çevreyi Emrah kısa sürede benimsedi. Yalnız saz ve sözle en doygunlaştığı anlarda, birden duraksadığı görülürdü. Çevresi anlamaz ve yadırgadı bu durumunu. “Aşık, kim bilir neye alındı? Ya da gönül yaraları depreşti;” derlerdi. Oysa Emrah, içkinin ölçüsünü aştığı böyle gecelerde, çiğliği bağışlayan güzel bakışlarda Alişan Bey’in gülümsemesini sezer gibi olurdu. Sofraya o gelir, bağdaş kurardı. Gönül adamı tutumuyla, kızmasız, üzmesiz herkesi süzer, çocuksu anlaşmazlıkları bir çırpıda giderirdi. Kimselere anlatamazdı böyle bir dostun özlemini. Alişan Bey bir özge adamdı onun için… Dalgınlaştığı anlarda çevresine bakar, umulmayan biçimde hırçınlaşır, hiç bir sesi duymak istemezdi. Eli yavaşça sazına ulaşınca ortalık suspus olur, karşısındakiler solup silikleşirdi. O zaman sazının titreşimi, türkünün yanık ezgisi arasında Alişan Bey’in olgun yüzünü görür, sesi onun için dalgalanırdı:

Sevdiğim hayal-i vuslatın beni
Diyar-ı gurbette hayran gezdirir
Haşre dek cemal ü firkatin beni
Neş’e-i vaslında giryan gezdirir

Gönül bu hasretten acep kana mı
Ya ruz-ı mahşerde böyle yana mı
Bilmem yoksa kader ab ü dane mi
Vatanımdan cüda her an gezdirir.

Emrahi bu gamdan eyleme şekva
Demek ki böyleymiş takdir-i Mevla
Derd-i aşkın beni ey saçı Leyla
Mecnun edip viran viran gezdirir.

Bir öğle sonrasıydı. İçe işleyen kuru bir soğuk vardı Sivas’ta. Sert esen, yırtıcı rüzgar kişiyi hayatından bezdiriyordu. Emrah, avare adımlarla Ali Ağa Camiinin önünden yürüyordu. Birden, karşıdan gelen çarşaflı bir taze, onu dalgınlıktan uzaklaştırdı. Sıkma başörtüsünün çevrelediği yüzünde simsiyah iki göz, kor parçasını andırıyordu. Bakışları karşılaştı bu iri, güzel gözlerle… Ardından, kendinden geçercesine baktı. Siyah çarşafı rüzgarda dalgalandıkça, o diri, o alımlı vücudu görür gibi oluyordu. Bir gölge gibi çok gerilerden onu izledi. Evini öğrenmişti.

Adı “Mahi” idi bu dilberin. Gecesi gündüzü altı üst olmuştu. Yıllarca sazında ve sözünde tüten aşk, gerçek ağırlığı ve baskısıyla üstüne çullanmıştı. Böyle bunalım içinde çırpındığı gecelerden birinde, Sivas’la ilgili duygularını şöyle dile getirmişti:

Yare açtı bağrıma mehpareler Emrah benim
Gelmeseydim kaşki sağlık ile Sivas’a ben

Sordu soruşturdu. Mahi bir genç duldu. Kocası öleli altı ay olmuştu. O siyah gözlerdeki acılı, alevli görünüş boşuna değildi demek!

Mahi, Emrah için aracı olanları, donuk, umursamaz bakışlarla süzüyordu. Üç aylık evlilikten sonra uğradığı mutsuz durumu anlamayanlara nedense kızamıyordu. Önceleri sisli bir görüntüyle çevresi kuşatılmıştı. Bu duman, bu kurşuni hava gitgide dağılıyordu. Aşığın, has adam, yiğit adam olduğunu söyleyip duruyorlardı. Yara kabuk bağlamaya başlamıştı. Solgun bir gülüş dudaklarında artık çizgileniyordu.

Aradan bir kaç ay geçmiş ve bir düğüne çağrılmıştı. Kadınların bulunduğu ve bir perde ile ayrılan bölmeden düğün havasını izliyordu. Birden sesler duraladı. Kalabalığın arasında dalgalanan adımlarla, omuzunda sazıyla Emrah’ı gördüler. Kızlar fısıldaşıp kıkırdadılar. Elleriyle Mahi’yi gösterdiler. Mahi önce bir şeyler anlayamadı. Sonra yüzünde bir pembelik uçuştu. Göğsünde bir daralma, bir sıkışma vardı. Elindeki oyalı mendili ısırıp duruyor, kızların sezinlemesinden çekiniyordu.

Emrah, köşeye oturmuş, başı sazın üstüne eğilmişti. Arada bir yüzünü kaldırıp kederli, kara gözlerle çevresine bakınıyordu. Tok, duygulu sesinde ince bir sitem ve yakınma vardı:

Bu garip Emrah’ı eyleme mahzun
Razı olmaz buna Huda efendim.

Bir güçlük, bir silinme ve içten erime bu seste titriyordu; Emrah o anda, bir sınırdan bir sınıra uçan gurbet kuşu gibiydi. Değişik doğa güzellikleri, değişik gönül coşkuları arasında büyülenmişti… Tok sesinde bir çatallanma oldu, birden hırçın bir havaya büründü. Kara saçları alnına döküldü. Bir öç birikiminin bedduası dile gelmişti!… Bunu içi sarsılarak dinleyen düğün evinde yalnız Mahi idi:

Sevdiğim Allah’dan budur niyazım
Pervaneler gibi nara düşesin
Dilerim derdine derman olmasın
Şeyda bülbül gibi zara düşesin.

İki yakan bir araya gelmesin
Seni gören hiç merhamet kılmasın
Daim ağlamaktan yüzün gülmesin
Garip Mansur gibi dara düşesin

İki gözün birden olsun da alil
Ellerin koynunda gez melil melil
Genç yaşın içinde hem zelil sefil
Sonra bir de sitemkara düşesin

Emrah’ı ağlattın sen dahi gülme
Şu fanide bir gün bermurad olma
Öldüğün vakitte hiç iman bulma
Yılanı çok bir mezara düşesin

O gece yatağında bir sağa bir sola dönen Mahi tedirgindi. Emrah’ın hınçla ağulu bedduasını hoşgörü ile andı. İki çift sözünü alevden bir solukla Emrah, Mahi’nin kulağına sanki bütün gece fısıldayıp durmuştu:

Bu garip Emrah’ı eyleme mahzun
Razı olmaz buna Huda efendim

O günden sonra Emrah’ın adı anıldıkça Mahi’nin içi gidiyordu. Yine de suskun görünüyordu. Gelenek ve görenekler kadın için durgunluk ve gönülsüzlük buyuruyordu. Emrah adına araya girenler, gölgeli kirpikleri örtülen, umursamaz görünen Mahi’nin inceliğini bir türlü sezemiyordu.

Günlerden bir gün Hacı Ali Bey ağırlığını koydu. Bu iş bir çözüme bağlanmalıydı. Hacı Ali Bey güçlü kişiydi. Onun söze başlaması kesin bir buyruk gibiydi. Bu kez kız adına konuşan yaşlılar, işi naza aldıkça Mahi kıvranıp duruyordu. Sonuç olarak söz Mahi’de kesinleşmeli denildi.

Hacı Ali Bey alıngan ve tedirgin bekliyordu. Sözü yere mi düşecekti? Bir an: “Olumsuz yargıya varılsa ne yaparım?” diye düşündü. Avurtları şişip bedeni ürperdi. “Mahi’nin ocağını söndürürüm!” öfkesiyle kaşları çatıldı. Uzun sanılan kısa bir süre sonra, durum Hacı Ali Bey’e iletilmişti. Mahi: “Mevla yazmışsa benim sözüm mü olur?” demişti.

Hacı Ali Bey dudaklarında belirsiz bir gülümseme ve sezdirilen bir cömertlik ile: “Aşığın düğünü benden!” diye buyurmuştu…

***

Emrah, Mahi’nin sevgi dolu havasında Sivas’ta hayatının en mutlu dönemini yaşadı. Hırçınlıkları azalmıştı. Arada bir Alişan Bey’den sözetse Mahi’nin de kirpikleri nemlenirdi. Bütün beğenilerine katılması, kızgınlığını hoşgörü ile karşılaması nedeniyle Emrah, Mahi’yi en esirgenen duygularla seviyordu.

İki göz odalı evinde Emrah, saray ve konaklarda yaşayanlardan daha mutluydu.

Mahi’nin yüzüne bakıp bakıp da söylerdi:

Bana senden gayri dildar gerekmez
Bir hane bir halvet birde sen gerek
Bezm-i muhabbette ağyar gerekmez
Bir saki bir şerbet bir de sen gerek

Mahi, dildardı; bezm-i muhabbetti, saki ve bir şerbetti!…

Yıllar geçmiş; Mahi, Emrah için solup yıpranmamıştı. Arada bir Emrah’ın evden kaçıp gittiği akşamlar olurdu, özlenen ve sevilen kişi idi. Bir bezzaz gibi dar bir dükkançenin adamı değildi. Seven, küsen, sızlanan aşıktı o!…

Geç kaldığı geceler, suçlu ezikliğiyle eve gelir, Mahi’nin bağışlayan, süzgün gözlerine bakmaktan utanırdı. Bu çocuksu huylu, duygulu ozanı incitmeye o kıyamazdı.

Bir kış gecesinin ileri saatiydi. Emrah, evinin kapısını kocaman bir anahtarla açıp sessiz, ürkek adımlarla bahçe içinde ilerlerdi. Mahi’nin gülümser gözlerle: “Yine geciktin” demesini bekliyordu. Emrah, bir yalan ve özür dileme tutukluğu ile yürüyordu. Ortalıkta, batık bir geminin gömülü suskunluğu vardı.

Girdiği odada gaz lambasının isli aydınlığı ile gözleri buğulandı. Mahi sedirin önünde yüzükoyun yere yığılmıştı. “Fıkaranın uykusu gelip sızmış, bizimki de hani adamlık değil” diye içinden geçirdi. Ezik bir gülüşle yaklaştı. Elini omuzuna koydu. Belli belirsiz okşadı. Kımıltı yoktu. Kapaklandığı kilimden Mahi’nin yüzünü kaldırmak istedi. O canlı, o güzel vücut külçelenmişti. Birden sırtüstü devrildi. Mahi’nin gözleri cam gibiydi. Önce yalvaran bir sesle konuşuyordu. Giderek ağlaması bir feryat oldu.

Evden fırladı. Gecenin ayazında Sivas sokaklarında yadırganan bir insan sesi “Mahi, Mahi” diye inliyordu!…

Sivas’tan ayrılacağı gün bitkinlik içindeydi. Birden yaşlanmış ve çökmüştü. Umutlarını, sevgilerini yitirmişti. Dalgın, solgun ve mutsuzdu. Çevresini saran dostlarına son sözünü söylemişti:

Bize gam yutturdu sahba-yı hicran
Bilmem bu ayrılık gider mi böyle
Ben mi tedbirimde eyledim noksan
Yoksa tecella-yı kader mi böyle

Aksine çevirdi devranım felek
Hep hebaya gitti çektiğim emek
Sevda çöllerinde Leyla diyerek
Mecnun da ben gibi gezer mi böyle

Emrah bu ellerde kılmaz kararı
Dame düşmeyince can mürgizarı
Ben canımdan aziz severdim yarı
Yar da beni acep sever mi böyle

Avurtları çökük, gözleri sönük Niksar’a vardı. Feleğe yenikti. Dalları kırık, yaprakları yoluk bir ağaç gibiydi. Tarikate girdi. (Nakşbendiyye tarikatının Halidiyye koluna girmiştir.) Dünya dileğinden sıyrılmakla, gönlündeki yıkıntı onarılır sanıyordu. Bir süre kendini bu düşünce ve duygulara adadı. Çevresi saygılı ve çekingendi ona karşı. Eski coşkusunu yitirmişti. Yapayalnız, bakımsız ve ezikti.

Yıllar geçti. “Acın kızı” derler, yaşlı bir kadıncağızla evlendi. Artık çıtırdayan ocağı ve bir tas sıcak çorbası vardı…

Yaşlılık omuzlarına binmişti. Sol böğrüne gelip giden bir ağrıyla kimi günler iki büklüm oluyordu.

Bir haftalık kısa hastalıktan sonra ayağa kalktığı gün, eline küçük bir ayna geçti. Çökük gözlerine ürperti ile baktı. Nasıl da kocamıştı. Savurduğu ayna duvara çarpıp parçalandı.

Asılı sazını aldı. Çatallaşan sesi ürkütücü bir daralma içindeydi:

Ey dil feragat kıl hubb ü sevdadan
Kes riştesin aşinaya güvenme
Var bir aşiyan tut mülk-i bekadan
Baki değil bu mekana güvenme

Nice erler gitti bezm-i cihandan
Bir vefa görmedi kevn ü mekandan
Hep gelenler göçtü bu hanümandan
Sen de gel geç hanümana güvenme

Çok gezdi gurbette Emrah bir zaman
Şimdi dil de oldu pir-i natüvan
Gör kim kam almadı Belkıs-ı devran
Gayrı taht-ı Süleyman’a güvenme

Sol böğrüne bir ağrı saplandı. Gözleri karardı. Hiç bir şey göremez ve duyamaz oldu. Kucağındaki saza bir evlat, bir sevgili gibi sarıldı. Saz çatırdayıp kırıldı. Emrah yere yığılmıştı. Odaya serpilen kırık aynanın parçalarında akşamın ölgün ışıklan yansıyıp duruyordu…

***

Erzurumlu Emrah’ın Şiiri

XVIII. yüzyılın sonunda doğup hicri 1271 (1854) yılında ölen Emrah, Türk Halk Şiirinde Divan Şiiri etkilerinin en belirgin görüldüğü bir dönemin sanatçısıdır.

Şiirinin halk ve medrese beğenisine yönelen iki yanlı görünümü, Emrah için gerçekten kayıptır.

Emrah’ın şiirinin sayıca üstünlüğü hece örneklerindedir. Onun geniş halk kitlelerince benimsenen sanatçı kişiliği de bu şiirlerinde görülür.

İmparatorluğun en büyük siyasi ve sosyal bunalımlarını yaşadığı bir dönemin görüntüsünü -silik çizgilerle de olsa?- Emrah ortaya koyabilmiş midir? Doğduğu ve dolaştığı çevre insanlarının yaşantısını ekonomik, sosyal koşullarıyla sergiliyebilmiş midir? Karşılığı: “Hayır” dır!…

Emrah, bütün yaşamı boyunca aşk ve özleme niye yönelmiştir? O, önce doğuludur. Doğulu, duygu yüceliğini yaşar. Doğanın esirgeyici kıskançlığını görmüş, ezik ve yoksun çevreyi tanımıştır. Buna karşılık yaşadığı ortamı dile getirememiştir.

İmparatorluğun başkenti İstanbul, hiçbir dönemde kendi sorunlarına çözüm bulamadığı için Anadolu’nun kaygılarına eğilememiştir. Anadolu’da iş gören vali değerlendirilmiş, yücelen görevle İstanbul’a atanmıştır. Tam ilerleyeceği sırada duraklayan, sonra da suskunluğa bürünen çoğu kez Anadolu olmuştur. İsyanlarla yıpranmış, gücü aşan vergilerle ezilmiştir.

Anadolu adamına göre aşk, bir umut, bir direnme, bir yıkılış ve aldanma dolu bir bekleyiştir. Çocukluğundan beri masallarla beslenmiştir. Padişahın kızına aşık olan çoban, yarasına tuz ekip uyumaz, kaymağı bozmadan çanaktaki yoğurdu yer! Sonucunda kızı ya alır ya da bu uğurda kül olur. Böylesine bir ortam, kişiye en gerçek yalanları göstermez. Gözü önündeki yalın katılıklar, sisli ötelere itilir. Avuntular, düşlerle kucaklaşır. Ve insanoğlu için en kolay çözüm yolu olan sığınaklar aranır. Doğulunun mutlu mağarası da aşktır.

Aşk

Emrah’ın aşk önünde eğilen, umutsuzluğa kapılan feleğe sitem eden anları çoktur. Öte yandan, en gönül okşayıcı incelikle ve yürekli atılganlıkla kimi kez sevgilinin karşısına çıkar:

Zülfünün telinden elim çekmezem
Çekilse destinle kemendim benim

Sevgiliyi vazgeçilmez ölçüde benimseyen Emrah, bu uğurda ölümü göze alan kişiliğini gerektiğinde ortaya koyar. Bir karşı koyma, bir baş kaldırma özlemini sevgiliden zorla ayrılma durumunda yiğitçe dile getirir:

Güzeller güzeli şahane dilber
Seni terketmezem bin kan olursa
Ne mümkün sevdiğim vazgeçmem senden
Cümle alem bana düşman olursa.

Emrah, uçarı bir gönül adamıdır. Ve ince yergiyi zaman zaman kendine de yöneltmeyi bilir:

Bizlere dünyada irad-ı devlet
Miras-ı pederden sevda mı kaldı
Her güzeli gördüm kıldım iltifat
Mecnun olmadığım suna mı kaldı

özentiden uzak anlatıma yöneldiği zaman, aşkı daha içli canlanır. Anadolu sesi bu sevginin özünde tüter:

El çek tabib el çek yaram üstünden
Sen benim derdime deva bilmezsin
Sen nasıl tabibsin yoktur ilacın
Yaram yürektedir sarabilmezsin

Vefasız sevgiliden yakınması kimi kez yazgıya yöneliktir. Küskünlük ve kızgınlık dolu değildir:

Ezel katipleri tahrir edince
Benim ikbalimi kara yazmışlar
Aşıkı maşuka taksim edince
Beni bir vefasız yare yazmışlar.

Bu dizelerde Emrah, duygu ve düşüncenin yanı-sıra sözcüklerinin seçiminde bile Fuzuli’nin etkisi altındadır:

Ezel katipleri uşşak bahtın kare yazmışlar

Sevgiliye küskünlük dolu olduğu anlarda kendine özgü bir köylü saflığı ve çocuksu direnme içindedir:

Şimdengeru nazlı yare küskünüm
Yıktı hatırımı barışmam gayri
Alem gelip bana rica ederse
Çevirdim yüzümü görüşmem gayri

Vefasızlık, umursamazlığa ve küçümseyici aldırmazlığa yönelince o çekingen, o çelebi Emrah kaybolur. Kızgın ve bağışlamasız bir Emrah ortada belirir:

İki yakan bir araya gelmesin
Seni gören hiç merhamet kılmasın
Daim ağlamaktan yüzün gülmesin
Garip Mansur gibi dara düşesin.

Emrah bir yerde büyük ölçüde gerçek aşk adamıdır. Onun dünya varlığını elinin ucuyle bir köşeye itiveren ve gündelik mutluluğun basamağına ayağını iliştirmeyen bir yürekli yanı vardır. Aşk, Emrah’da o an yücelir:

Emrahi neyleyim devletü devran
Ben melik-i aşkım neylerim ihsan
Bir nim nigah etse eğer a sultan
Bana ondan özge inayet mi var

Tek dize çok önemli:

Ben melik-i aşkım neylerim ihsan

Aşkın hükümdarlığını benimseyen, bağışı elbette küçümser! Emrah, bu dizede uçuk alıntılarla, ya da güçlü sezgilerle büyük ozan Fuzuli’nin duygusuna yaklaşır:

Demadem öyle hayal eylerem ki Karunem

Ölüm karşısında ne Yunus’un olgunluğu, ne de Karacaoğlan’ın bir öteki güne erteleme inceliği ile karşımıza çıkar. Kadın sıcaklığını, mezarının taşında bile kendisine duyurabilecek bir sevgili özlemiyle yanar! Bir doğulu susuzluğu ve doymazlığı içindedir:

Ecel kuşu gelip başa konanda
Tenim çıkıp teneşirde yunanda
Biçare Emrah da bir gün ölende
Mezarım taşına sür memelerin

Gurbet

Yaşamı sürekli sılada tükenen Emrah özgeçmişinden küçük serpintileri verebildiği anlarda nasıl içtendir:

O nazlı canana uğrarsa yollar
Bize mesken oldu kahveler hanlar
Yarin meclisinde oturan canlar
Hesap etsin yıllar beş midir nedir

Emrah, gezginliğinde kişisel çıkar düşünen adam değildir. Bağdatlı Ruhi ile bireysel özgürlükte ve tok sözlü tutumda birleşen yanlarının olması doğaldır. Bağdatlı Ruhi de içtenlikle kendini belirler:

Devreylemedik yer komadık bir nice yıldır
Uyduk dil-i divaneye dil uydu hevaya

Ruhi, duygusallığın savrukluğunu, deli gönül esintisinde yaşayan gerçek mutlululardan biridir! Emrah’ın da gurbete yönelen kişiliğinde, gezginlikten bencil bir beklemesi yoktur:

İsminiz bülbüldür irfan içinde
Okunur defter-i divan içinde
Biz ehl-i seyyahız devran içinde
Toplarız ab ile dane bizimdir

Emrah, sevgiliye kavuşma özleminin değerini en gerçek yönüyle gurbette sezinler ve yalnızlık dolu bir ortamda, o güzelin düşüyle olgunluğa eren kişiliğe bürünür:

Sevgilim hayal-i vuslatın beni
Diyar-ı gurbette hayran gezdirir
Haşre-dek cemal-i firkatin beni
Neş’e-yi vaslınla giryan gezdirir.

Halk kitlelerine kişiliği sinen ve benimsenen bir Emrah vardır. Sözcükleri özentiden arınıp, medrese gölgelerinden ayrıldığı anda Emrah yücelir ve halkın bağrına bastığı ozan olur. Köylü gözleri bir değişik ışıklanır, duruluk içinde derinleşir. Tüm Anadolu adamı için gurbet hem bir dilek, hem de ürküntü dolu bir atılımdır. Gidip de dönenler, tükenmez bir anlatımın coşku ve avuntusunu yaşarlar. Gurbete ilk çıkışın tedirginliği ise, Anadolu’nun o içli, o değişmez yazgısıdır:

Gönül gurbet ele çıkma
Ya gelinir ya gelinmez
Her dilbere meyil verme
Ya sevilir ya sevilmez

Felek

Felek doğuda büyük bir simgedir. Yazgıyı çizen doğa üstü bir güç sanılır. Genellikle uğursuz ve olumsuz durumlar da ilk anılan odur. Halk kitlesinde “Ahh” ve “Off” lardan sonra “Felek” düşünülür. Bir öç birikiminin küçültücü nitelikleriyle çoğu kez dile getirilir: “Kahpe felek”, “Kambur Felek” diye!…

Emrah da felek önünde eziktir; kendisini Mecnun’a döndüren olayların tek sorumlusu diye onu düşünür:

Aksine çevirdi devranım felek
Hep hebaya gitti çektiğim emek
Sevda çöllerinde Leyla diyerek
Mecnun da ben gibi gezer mi böyle

Felek, Emrah için üzüntüsünün kaynağı, gurbetteki düşkünlüğün nedenidir. Bütün doğulular gibi yaşamdaki mutsuzluğun suçlusu olarak onu görür! Başa gelen acı olayların tek simgesi ve odak noktası felektir:

Benim bu felekten şikayetim var
Sinemi hançerle deldi ağlarım
Hercai gönlümü eyledi pür-nar
Serimi sevdaya saldı ağlarım

Yazgıya yeniklerin biriktiği belirli semtler vardır! Ahın tüten dumanı o çevrede sezilir. Aç tutkular içindeki felek, özlediği ortamı ve kişileri bir şeytan gibi orada kolaylıkla bulur:

Bu hercai meşreb bivefa gerdun
Her zaman bu semte rahı gösterir
Dert ehli derdinden yanıyor felek
Dokuz yerden tüten ahı gösterir

Etkilenmeler

Emrah, yoksuldur, gurbette gezer, her güzele gönül bağlar, feleğe kızıp, küser; ne var ki, ozanlığı söz konusu olunca büyük bir güvenle ortaya çıkar:

Emrahi olduğun hace-i tasnif
Ne hacet eylemek arife tarif
Elbette fehmeder ehl-i maarif
Kadrimiz malumdur güftarımızdan

Lale devrinin önemli sanatçısı Nedim’le buluşan bir çok yönleri vardır. Şiirleri etkili gücüne inanış, onları birleştirir! Nedim, sözünün anlam derinliğini dile getirirken alçak gönüllülüğe varmayı gereksiz sayar. Dizelerinde adı bulunmasa da, yaşadığı kentin nükteden anlayanları, o şiirleri sezinler kanısındadır:

Ma’lumdur benim sühanım mahlas istemez
Farkeyler anı şehrimizin nükte-danları

Nedim’in bu görüşü, Emrah’ın son iki dizesini büyük ölçüde etkilemiş olmalıdır.

Öte yandan Emrah, sanatçı kişiliğindeki güveni, duruluk içinde dile getirince, gerçek bir Erzurumlu halk ozanı olur:

Çok görüp geçirdim gurbet çilesin
Fark eyledim bent Adem hilesin
Çocukluktan beri felek sillesin
Yiye yiye Emrah üstad olmuştur

Emrah da Nedim gibi, gönülle dostça konuşur. Emrah, başına gelen belalardan gönlünü sorumlu tutar. Uçan bir yaşamın artakalan kırıklığı karşısında gönlünü azarlar:

Bin kerre nasihat eyledim sana
Gönül düşme dedim bu deryalara
Sen guş u huşunu vermedin bana
Düşürdün başımı ne belalara

Nedim de gönlüne ince sorular yöneltir. Akılla uyuşmaz tutumundan ötürü düştüğü aykırılığı belirler. Oysa Nedim, gönlünü kınamaz ve ona büyük değer biçer:

Ben sana bade içme güzel sevme mi dedim
Benden niçin bu güne girizansın ey gönül

Biganedir muameleniz akl ü huş ile
Guya derun-ı sinede mihmansın ey gönül

Emrah’ı Nedim’e yaklaştıran birçok duygusal yanlar görülür. Değişik bir doğa görüntüsünde ve çok ayrı sosyal koşullarda yaşadıkları halde, onları birleştiren bir ruh ikizliği bulunmaktadır. Kişiler, doğulu ve batılı da olsa, birbirinden uzak kentlerde zıt kutuplardaki yaşamları da sürdürse, duygu birikimlerindeki ortak yönleri görünce uçucu bir sevinci yaşarlar!

Alişan Bey’in ölümü karşısında Emrah, Nedim’in ses zenginliğine ulaşma çabasındadır:

Bir zaman bu bezmde çok Alişanlar var idi
Çok şecaat sahibi sahip-kıranlar var idi

“Var idi” redifi ve aruzun kendine özgü ses dalgalanmaları onları buluşturan yöndür. Emrah, saygı ve sevgi duyduğu dosta yaktığı “Ağıt” da doğulu sabrıyla için için tüter!.. İstanbullu Nedim ise, soluk tükenikliği içinde sevgiliyle anıların yangınını dile getirir:

Sinede evvel ne muhrık arzular var idi
Lebde ser-keş ahlar ateşli hular var idi

Yaşadığı toplumsal koşulların eleştirisine çoğunlukla eğilmeyen aşık Emrah, bir yerde çekimserlikten sıyrılır ve genel açıdan düzen bozukluğunu, devlet adamı yetersizliğini gözler önüne serer:

Hileye yüz tuttu asırda insan
Mürüvvet merhamet hürmet kalmadı
Fısk ile alude oldu abidan
Cihanda bir temiz tıynet kalmadı

Herkes mail oldu süse ziynete
Erenler çekildi künc-i vahdete
Bir ehil gelmiyor sadr-ı devlete
Feyz alacak sahip-himmet kalmadı

Genel bir sızıldanmayı andıran bu dizelerde güngörmüş Nabi’nin ünlü gazelinin etkisi açıklıkla sezilir:

Gülsitan-ı dehre geldik renk yok bu kalmamış Saye-endaz-ı kerem bir nahl-i dil-cu kalmamış

Kadrin anlar yok bilir yok her dür-i sencidenin
Çarsu-yi kabiliyette terazu kalmamış.

Emrah, Fuzuli ile sevgiliye ulaşan bir köprüde buluşur. Yalnız bu buluşmada engin bakışları ve güvenli adımlarıyle yürüyen bir Fuzuli önünde eğilip yol açanlar vardır. Emrah’ın adımları ise köylü çekingenliği içinde öylesine ürkekdir! Ve sevgiyle son armağan olan “Can” ın sunuluşunda Emrah yalınkat bir anlatım içindedir:

Sunan gönlüm senin gülşenin olsun
Sen hurisin cennet meskenin olsun
Meramın can ise al senin olsun
Can mı esirgenir cananımızdan

Son iki dize Fuzuli’nin gazelindeki:

Cana meylin var ise hükmeyle teslim eyleyem
Şah sensin ben senin bir bend-i fermanınem

beytiyle duygu ortaklığını taşır.

Mecnun’u aşma yönünde de Emrah, Fuzuli ile birleşir. Aşığın en ulaşılmaz simgesi sayılan Mecnun’dan da öte doğuya özgü bir abartmadır. Ve Mecnun’u aştığını sanmak, ozan için ruhsal bir doygunluktur:

Emrah:

Ne dem küşad etsem sırr-ı fuadı
Kimse zikreylemez nam-ı Ferhad’ı
Silinir defterden Mecnun’un adı
Emrah aşıklığın izhar edince

Fuzuli ise:

Bende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var
Aşık-ı sadık benim Mecnun’un ancak adı var

der. Medrese öğreniminin kısa süresi bile, Emrah’ı Fuzuli’ye yaklaştırmış olabilir. Bu durumdaki Emrah, öykünme ve özenti içindedir. Kendi kökeninin anlatım duruluğuna ve içtenliğine ulaştığı anda, sevilen, benimsenen bir Emrah’la karşılaşırız:

Birin bilir binin bilmez
Bu dünya kimseye kalmaz
Yar ismini desem olmaz
Düşer dillere dillere

***

Sonuç

XVIII. yüzyılda Divan ve Halk Şiirinde başlayan karşılıklı etkilenmelerin XIX. yüzyılın ilk yarısında da sürdüğünü çoğu kitaplar belirlerler. Nedim, hece ölçüsüyle bir örnek verdi diye, halk şiirine yaklaşım oldu sanılır!.. Nedim’in sokak ve çarşı adamının yaşamına giren sözcük ve deyimleri tek-tük kullanması da sevinilen, kıvanılan bir olay biçiminde gösterilir. Nedense, saray çevresine yakın sanatçıların halk şiirine gösterdikleri önemsiz ilgi bile abartmalı bir yakınlaşma ve kaynaşma diye yorumlanmıştır!

Öte yandan köylünün kasabalıya, kasabalının kentliye özenme çabaları bizde yüzyıllardan beri sürüp gitmektedir. Bu, horlanışdan kurtulmak için girişilen ve sürdürülen yüzeysel bir çabadır. Kasaba ve kentin havasını geçici bir süre için tanıyan köylü, önceleri bu yaşamı yadırgar, o ortamda mutsuzlaşır. Köyü ve oradaki günleri gözünde tüter. Köyüne dönerse, bu kez de kasaba ve kenti en güzel yanlariyle anımsar. Köyünden temelli kopup da giyim-kuşamdan, sözcükleri kullanmaya değin bir kentli görünümüne bürününce iş değişir! Yalınkat bir kültür birikimi de bu özentilere eklenince iki arada bocalama ortaya çıkar. Böyle bir, durumun en tipik örneğini Erzurumlu Emrah’da görürüz…

Osmanlı döneminde, halk kesimini küçümseyenler, genellikle medreseden yetişmiştir. Emrah’ı medreseye yönelten etkenler, bu kültürel baskıdan silkinme, tepeden bakıştan kurtulma dileği ve çabasıdır. Gel gör ki, Emrah bir direncin dayanmasını taşıyan molla değildir. Gönül adamıdır O! “İcazet” ini kendinden alıp, öğrendiğini yeter sayarak köylü-kentli potasında erimeyi yeğlemiştir.

Bir halk ozanı da olsa, bellediği o karmaşık sözcükleri kullanımdan çocuksu bir kıvanç duymuştur. Onun için en büyük yitik de buradadır. Bir Pir Sultan Abdal, bir Karacaoğlan, ya da bir Dadaloğlu gibi seslenseydi halk şiirine çok değişik katkılarda bulunurdu. Erzurum’un Tanbura köyünde doğan ve “Üç kot arpa beş kot çavdar eken” bir ortamın adamı oluşunu, Emrah, şiirinin söz dokusunda genellikle unutmuştur. Bu karmaşık sözcüklere yöneliş, onu halk gözünde “Ne bilgili!” diye belki de avutmuştur. Böyle bir gereksinmeyi duymasa, böyle bir özentiye yeltenmese ne güzel olurdu!…

Emrah’ı geniş halk kitlelerine yayan bir şiiri vardır:

Sabahtan uğradım ben bir fidana
Dedim mahmur musun dedi ki yok yok
Ak elleri boğum boğum kınalı
Dedim bayram mıdır dedi ki yok yok

XVII. yüzyıl halk ozanlarından Tamaşvarlı Gazi Aşık Hasan’ın etkisiyle bu koşmanın yazıldığını, Fuat Köprülü çok önceden saptamıştır. (Prof. Dr.Köprülü, Mehmet Fuat: (XIX.) Asır Saz Şaiirlerinden Erzurumlu Emrah, s.20, İstanbul – 1929). Okul kitaplarına geçen Emrah’ın yukarıdaki şiiri, halkın diliyle konuşan bir ozandan örnek diye gösterilmiştir. Tek -ya da birkaç- örnekle ilgili genelleme niteliğindeki yargılar, yanılgıları doğurur, beğenileri dondurur. Emek belirtisi uğraşılarla ozanlara yeniden eğilmek, onlarda ayrı güzellikler ve değerler sezmemizi sağlayacaktır.

Comments

Bir cevap yazın

Loading…

0

Comments

0 comments