in

Tütüncünün Kızı 2 Türküsünün Hikayesi

Deveci dağı üstünde ay doğmadan, üç etekli Türkmen kızları kara saçlarını çözüp işlemeli yastıklara baş koymadan, çiğdem çiçeğine şebnem düşmeden. Alacakaranlığın çöktüğü saatte Kunduz boğazını geçip Çamlıbel yollarına koyulur Kara Mahmut.

Çamlıbel yolları kör kayalıklar arasından geçit verir yılan izi gibi. Koca kayalıklar sağır hayaletler gibi baş kaldırır karanlıkta. Çakallar ulur dağ başlarında. Su sesine rüzgar, rüzgar sesine Kara Mahmut’un türküsü karışıp çınlar vadinin kuytularında.

Çırpını çırpını gidelim atım,
Yarın nazlı yare yetelim atım.

Kara Mahmut yağız delikanlı, daha yirmi beşinde. Ayağı çabuk, al aygırı beş yaşında, kabzası gümüş işlemeli, martini tüfeği eyer kaşında. Gözleri, ölüm korkusu tanımaz onun. Uyku, dinlence bilmez yeri geldiğinde. Eşkıya gözleri gibi kıvılcımlar saçar kara gözleri. Yedeğinde iki balya kaçak tütün. Dilber saçı misali bal rengi. İpek bir tül gibi hareli. Nicedir bu kuytuları geçip dağdan dağa tütün aşırır Mahmut. Üstüne binince kavgaya kulak kesilen al aygırı ağzından köpükler saçarak geçer vadileri, çayları. Irak yolu tez vakitte yakın eder, ayağı. Deli Mahmut gün görmüş, muradı gözünde kalmış bir koca ananın tek oğlu. Deli Mahmut bilmez işini, bir vefasız yar yoluna koymuş başını, dere tepe geçer, tozlu yol kenarlarındaki izbe hanlarda geceler, canını boynuna asıp dolaşır tütün peşinde.

Yiğit gönlü çalıkuşu misali uçup konar bir dala. Ya taze çiçeklenmiş bahar ağaçlarına, ya dikenli çalılara. Kara Mahmut’un gönlü Tokat’ta tütüncü beyinin kızına konalı aylar oluyor. Elinde bir at yularından başka bir şey olmadığı için isteyemedi kızı. Ama oğlancığın deli çağı. Çalkalanıp duran gönlüne avuntu olmadı hiçbir şey. İlle tütüncünün kızı, ille tütüncünün kızının kaçak tütüne benzer saçları.

Yaz günleri böyle erişti, özlem çeken sevdiğine kavuştu. Acıyası gelmez bu imansız Kani Bey’in ama ne çare, deli Mahmut’un aklına ak gerdanlı sırma perçemli yari düştü bir kere. Kondu geldi şehir içinde bir hana. Bildik tanıdığı ricacı kıldı. “Gel etme eyleme Kani Bey, bu deli oğlanın gönlüne aşk ateşi pek yaman düştü, gel yazığın baskın çıksın. Yuva yapanın yeri kutlu olur Hak katında. Olur de, izin ver bu garip oğlancığın izdivacına.”

Kara çatık kaşlarını kaldırıp olmaz dedi Kani Bey. Olmaz. Öyle ki şu Tokat’ın dereleri ters aksa yine olmaz. Yalçın kayaları altın olsa yine olmaz. Tütünden sararmış dişlerini sıka sıka.

– “Gidin söyleyin o başıbozuğa, pilici kapmak için atmaca olmak gerek. Kızı onca beye beyzadeye layık görmezken bir çulsuz at hırsızına mı vereceğim. Malı mülkü yok ki katsın sürsün, elinde sanatı yok ki iş görsün.”

Israr etti, yalvardılar. Bu deli oğlan zorluk bilmez, kafasına koyunca alır götürür kızı dedilerse de dinletemediler. Hatırları kırık yüz geri dönerken insafa gelir oldu Kani Bey,

– “Eğer bu ay bana Antep’ten iki balya kaçak tütün getirirse yiğitliğini ispat etti demektir. Zengine değilse de yiğide vereyim kızımı. Kollasın kendini zabitten, jandarmadan. Kaçakçıya göz açtırmaz hükümet. Tütün gelirse kız onun.”

Boyun büküp çıktı ricaya gelenler. Varıp öğüt verdiler Kara Mahmut’a,

– “Yolu, oluru yok bu işin. Vazgeç bu gençlik hevesinden. Gönlünün deli çağı, bu yaşlarda aşka düşmeyen adem oğlu ya delidir ya ölü. Senin yaşında yürek sızısı kalıcı olmaz. Yarın bir başka güzel çeliverir gönlünü. Dengini bulur mesut olursun. Var git köyüne. Koca ananın gözünü yaşta koma.”

Aşığa öğüt kalbura dökülen suya benzer demişler. İlle damlası kalmaz kulağında. Gönlünün çarptığı yere doğru gider o. Kafasına koymuş ya bir kez. Ciğeri aşk sızısıyla yanmış ya bir kez. “Elverir oğul, bu sevda elverir. Beni bir başıma koyup düşme gurbet yoluna. Çift çubukla uğraş, yaşıtların gibi. Bu gavurun kızı için sana ruhsat yok” dediyse de dinletemedi anası.

Kara Mahmut bir garip kuş gibi çıktı yuvadan. Bıyıkçığı bitmiş tavşan gibi ayrıldı anadan, sıladan. Bir kara perçemli yar uğruna kaçtı kanundan, zabitten, jandarmadan. Aş başı karlı dağları, geç suyu soğuk ak köpüklü çayları, sıyrıl önüne engel koyan jandarmadan, kolcudan, selamete kavuştursun seni Yaradan.

Neylemeli sevenin murada ermediği devirler. Tütüncünün kızı dantel perdeli odacığında “Mahmut” diye çırpınsın dursun, iğnecinin oğlu Fikret hayırlı iş için aracı gönderir. Dünürler vurur kapısını. Kızcağız “ölürüm varmam Fikret’e, onun evine girmektense yağlı urganda can veririm daha iyi. Benim gönlüm şu gavurun oğlunda. Yüreğim ona kaynar, gönlüm onu ister. Varıp söyleyin babama Mahmut dünyada var oldukça benden başkasına rıza alamaz” diye dövünüp yeminler eder. Kıvır kıvır saçlarını savurarak iki yana sallar başını. Çaresiz reddedilir gelenler. Tütüncüyü bir kara düşünce sarar sarmalar. Demek kızı da bu çulsuz oğlana sevdalı. Demek bu deli oğlan var oldukça bir başkasına karı olmaz bu kızdan. Kara düşünceye daldı başını iki eli arasına alıp. N’etmeli, n’eylemeli.

Ay geçti, güzün ilk yelleri dal kırdı, yaprak düşürdü. Kara Mahmut, biri Mehmet, öbürü Ömer, iki yaren ile Antep’e vardı. Çarşı pazar dolaştı. Balya balya tütünleri bağladı atın sırtına. Memleketine doğru yola koyuldu. Korucudan askerden saklanarak uğrun uğrun geçti ovaları dereleri.

Sivas’ın düzlüğünün bittiği yerde başlar geçit vermeyen dağlar. Çıplak gövdeleriyle dikilirler yolcunun karşısına. Onların ardında ucu kayaların arasından Tokat’a çıkan yollar başlar. Kızıliniş geçidinden sonrası yolculuk biter. Saat başı bir köyde ağırlanırlar. Çoğu bilir yüklerinde ne olduğunu, ama ev sahipliğinin gereğini yaparlar. Birkaç tabakalık tütün alırlar, söyleşirler, dinlenirler sonra koyulurlar tekrar yola.

Bu düşüncelerle vardılar Deveci Dağı’nın eteklerindeki Hacılar köyüne. Nereden bilsinler Hacılar köyünde onların yolunu gözleyip kolculara haber uçuracak bir hain olduğunu. Yükü yıkıp konuk oldukları gece köylü bir genç, ata atlayıp uçtu gitti kasabaya, kaçakçı delikanlıları gammazladı kolcuya.

– “Antep’ten beri gelip Hacılarda konuk olan üç yolcu var. Yükleri tütün olsa gerek. Tokatlı Kani Bey’in Tokat’a koyman dediği bunlar olmalı. Sabah kavuşunca çıkarlar köyden. Onları Deveci dağını geçip Kunduz boğazına varınca enselersiniz.”

Horoz ötüp sabah kavuşunca, koyunların otlağa çıktığı vakit üç yol arkadaşı konuk oldukları köy odasından ayrılıp helalleştiler ev sahipleriyle. Dinlenmiş atlarıyla ağır aksak Deveci dağına doğru yola çıktılar. Kim bilir sabahın seherinde dereyi tutmuş kolcular. Köye bir saatlik uzaklığa pusu atmışlar, silahlanıp kaya ardına yatmışlar. Başlarında İğnecinin oğlu Fikret, yamaçtan belirecek gölgeyi beklerler. Çalı deprenmeden beklemede, kaya deprenmeden beklemede.

Ansızın gelen uyarıyla dikkat kesildi üç genç yolcu.

Ansızın dere içini çınlatan sese kulak dikti kısraklar.

– “Davranmayın. Kolcuyuz.”

Atlar duruverdi bu sese, üç delikanlı durup bakıştı birbirine. Taa Antep’ten buraya kadar geldikten sonra, şehre bu kadar yaklaşmışken yakalanmak da ne ola?

Uyarı bu kez bir el silah sesiyle yapıldı.

– “Davranmayın, silahları bırakıp attan inin.”

Kaçakçı arkadaşlar brrbirlerine bakıp kaşla göz arasında anlaştılar. Ani bir hareketle üçü de atların gemini geriye çevirip topukladılar. Ama ne pusu atmış kolcular. Atlar adım atınca yağmur gibi kurşun boşalmaya başladı dereye. Üç arkadaş karşılarında ne kadar kalabalık bir grup olduğunu ateş açılınca anladı ancak. Her biri bir kayanın dibini korunak tutup attı kendini yere.

Mahmut yattığı yerden sesleniverdi kolculara,

– “Askere silah çekmem ben. Ateş etmeyin salın gidelim. Haramzade değiliz.”

Kolcubaşı sevecen bir ses tonuyla ses verdi Mahmut’a:

– “Şikayet var, yükünüz kaçak. Atın silahları, bunca asker içinden sıyrılamazsınız.”

– “İlle yol ver geçelim. El değiliz buralıyız” diye yalvardı Mehmet.

– “Suç yoksa kanundan korkmanız niye? Atın silahları da kalkın ayağa. Beraber döneriz şehre. Ama silahla olmaz, atla olmaz.”

Bir süre sessizlik çöktü orta yere. Üç arkadaş saklandıkları yerden birbirlerini gözleyip bakışlarla anlaştılar yine. Önce Ömer fırlattı elindeki tüfeği, sonra elleri başı üzerinde doğruldu yerinden. Ardından Mehmet’in yattığı kaya dibinden ses geldi. Bir kırma tüfekle bir tabanca oracığa atıldı. En son Mahmut kaldırdı, kalpaklı kafasını. Elindeki martini sıyrılıp düştü yere. Ellerini ensesine kaldırmadan kolculara doğru adım attı.

Bir bir saklandıkları yerden çıktı kolcular. Ellerindeki tüfekleri onlara doğrultup yaklaşmalarını beklediler. Kan dökmeden teslim aldıkları için memnundu hepsi. Tanımadık adam değildi üçü de.

Ne oldu, nasıl bitti anlaşılmadan kendini bir köşeye atıp kaçmaya davrandı Ömer. Bekleyenler dur çekmeden göğsüne değen bir kurşun yere yıktı Mahmut’u. Kurşunun kimden çıktığını anlamadan koşuştular delikanlının başına. İğnecinin oğlu Fikret elindeki tüfeği uzaklaşmak isteyen Ömer’e doğrulttu ki yanındaki eline vurup düşürdü.

– “Gavura mı kıyarsın adam. Bunlar kimi öldürdü?”

Onca kolcu, Mahmut’un çevresini sarıp kara kuşlar gibi baş ucunda döndüler. Göğsüne bir yara almıştı ama sağdı deli oğlan. Göğsü körük gibi inip çıktıkça kan boşalıyordu. Askerler sırtlayıp bir ata attılar onu. Mahmut’un göğsünden kan çıktıkça yarasına tütün basıp Tokat’a kadar getirdiler. Hastaneye vardıklarında çoktan can çekilmişti delikanlının koca vücudundan.

Deveci dağına bastığım oldu,
Tütünün dengi de yastığım oldu
Bizim arkadaşların kaçtığı oldu
Sebebim tütünü basın yarama.

Mehmet’in belinde parlar kuşağı
Ömer’in belinde çapraz fişeği
Nasıl kıydın iğnecinin uşağı
Sebebim tütünü basın yarama.

Hacılar köyünü duman bürüdü
Altmış sekiz kolcu birden yürüdü
Kara Mahmut şu yerlerde bir idi
Sebebim tütünü basın yarama.

Şehir durur tarihin onu koyduğu yerde. Gelip geçen zaman çehresini değiştirse de sokaklarını şenlendiren yüzler başkalaşsa da şehir aynıyla durur. Her şehrin türküleri vardır, yanık yanık dillendirilen. Türkülerde yaşayan kahramanları vardır. Onlar çizer şehrin karakterini. Şehir onların türküsü eşliğinde durağan ve dingin soluk alıp verir.

Her sokağı bir türküyle yaşayan bir şehir de Tokat’tır. Zalimi Kani bey, güzeli onun adı unutulmuş tütün saçlı kızı, kalleşi İğnecinin Fikret’i, sevdalısı Kara Mahmut gibi akıp gider zaman içinde.

Zamanın çarkı öğütüp dururken insanları, sözcükleri alıp koymalı en yakıştıkları yere. Şehirleri türkülerle anmalı, türküleri anlamalı. Nice Mahmutlar uğrun uğrun sevda çeker, nice göğüslere sebepsiz kurşun sıkılır. Türküler söylenmeli sevdaları canlı tutmak için, türkülerle geçmiş hatırlanmalı. Her şehre, her kasabaya türkülerden ad konmalı.

Devir hangi devirdi, Kara Mahmut’un bedeni nerede toprak oldu, türküsünü kim dillendirdi? Yasını kim tuttu, tütüncü Kani Bey’in sevdalı kızını kimler sardı, nereden bilinir. Yazık, onları gören, yerini bilen, yaşamlarına şahitlik eden kalmadı ama daha acısı bu talihsiz sevdanın türküsü de unutulur oldu.

Sözcükleri alıp koymalı yakıştıkları yere.

Sözcükler en çok türkülere yakışır.

Comments

Bir cevap yazın

Loading…

0

Comments

0 comments